Jun 03

beyniminkustuklari:

bordobulut:

hayatımda gördüğüm en güzel dövme

oha

beyniminkustuklari:

bordobulut:

hayatımda gördüğüm en güzel dövme

oha

(Source: yaraticibasliklikiz, via kimseninbacisi)

May 31

Tanrı varsa bu onun problemi.

May 29

“Bir gün kendime neden yaşadığımı sordum. Bir anlamı olmalıydı başımdan geçen onca şeyin. Bir karşılığım olmalıydı hayatta. Bu soruyu sorduğumda kendime, yirmi üç yaşındaydım. Ellerim yaşlanmamıştı henüz ama soluk soluğa kalmış yorgun bir çocuktum.


Bildiğim her şeyden, herkesten uzaktaydım. Yalnızlık, yabancılık, haksızlık, dünya kederleri bir olup yüklenmişlerdi bir gece kalbime. Balkona çıktım. dördüncü kattaydım. Soğuk bir kış gecesiydi. Demirleri tuttum, caddeyi seyrettim ağlayarak. Göreceksin, insan nasıl acır kendine böyle anlarda…

Yüz yirmi dokuz numaralı otobüs geçiyordu ve bir kız köşedeki benzinciden çıkmış, elinde bira şişesi ağlıyordu. Uzundu saçları… Kaldırıma oturdu, elindeki bira şişesini karşısındaki saat kulesine fırlattı. Saat on ikiye on vardı ve belli ki ikimizinde canı çok yanmaktaydı!

Annem geldi aklıma, bir pazar dönüşü elimi avucunun içinde kavrayışı ve bana doğumumu anlatışı… Yalnızmış sancıları geldiğinde, çok korkmuş ‘ya başaramazsa’ diye. balkona çıkmış, insanları seyretmiş. ‘başka kadınlar da çekti bu sancıyı’ diyerek ve başka insanların acılarından güç alarak doğuma girmiş. Doğduğumda yaptığı ilk şey saate bakmak olmuş. Saat öğlen oniki ye on varmış…

‘İşte böyle’ demiştim kendi kendime ‘buraya kadarmış’. Sonra çilekli pastayı, çaldığım vişneleri, limonlu dondurmayı ne çok sevdiğimi düşündüm. Saçlarımı uzatacaktım, para biriktirip yollara çıkacaktım ve bir daha hiç yirmi üç yaşında olmayacaktım.

Bir daha hiç yirmi üç yaşında olmayacaktım…”

May 27

May 25

Buralar eskiden hep dutluktu.

 Bizim çocukluğumuzda annelerimiz çalışmazdı. Okuldan eve geldiğimde boynumdaki anahtarla kapıyı hiç açmadım. Hatta Babamın bile anahtarı yoktu. Annem evimizin bir parçası gibiydi, hep evdeydi. Her yere birlikte giderdik, zaten öyle çok da gidilecek bir yer yoktu ki…..
En büyük eğlencemiz sokaklarda oynamaktı. Sokakta oynamak diye bir kavram vardı yani. Cafelerde, alış veriş merkezlerinde buluşmazdık. Okula arkadaşlarımızla gider, birlikte çıkar, oynaya, zıplaya yürüyerek gelirdik.
Servis falan yoktu. Ayakkabılarımız eskirdi. Hatta öyle olurdu ki; çantalarımızı kaldırımlara koyar oyuna bile dalardık. Annelerimiz bu durumu bildiklerinden kardeşlerimizle bizlere ekmek arası bir şeyler hazırlar gönderirdi. Mahallemizdeki teyzeler Annemiz gibiydi. Susayınca girer evlerine su içerdik. Ya da pencereden bize bir sürahi bir bardak uzatırlar, hepimiz aynı bardaktan kana kana içerdik. Kısacacı evine gidip gelen elinde mutlaka yiyecekle dönerdi. Anneleri o arada çocuğuna verdiği şeyden bizlere de gönderirdi. Bu bazen bir kurabiye, bazen bir meyve olurdu.
Cebimizde harçlığımız olduğunda düşmesin diye çıkarır çantamızın üstüne koyar oyun bitince geri alırdık. Çok garip ama kimse almazdı. Sokaklarımız evimiz kadar güvenli idi. Düşünce kaldırırlar, kavga edince barıştırırlardı bizi… Polisler gelmezdi kavgalarımıza, zabıtlar tutulmazdı. Sonra kavgalarımız da öyle ustura, falçata ile olmaz, onlar nedir bilmezdik bile, asla kanla falan da bitmezdi, en fazla saçlarımızdan çeker, hayvan adları sayar, tekme atar, yine oyuna dalardık.
Birbirimizin suyundan içer, elmasına diş atardık. Misket oynamaktan parmaklarımız kanar yine de mikrop kapmazdık. Azar işitip, acillere taşınmazdık. Düşerdik ekmek çiğner basarlardı alnımıza, oyuna devam ederdik. Röntgenlere, ultrasonlara girmezdik. Ben bizim çocukluğumuzu çok özledim. Sokaklarımız ruhsuzlaştı sanki. Komşumu tanımıyorum ama evinin camında, temizliğe gelen kadını haftada bir görür kolay gelsin der konuşurum. Onun dışında orada kim oturur hiç bilmem. Evimizi kendimiz temizlerdik, kapı silmece ; bilmem kaç kuruş hepimizin elinde bezler güle oynaya bitirirdik işleri. Evlerimiz var, içinde yaşayan yok. Parklarımız var, içinde oynayan çocuk yok. Ama her yıl sökülüp yenilenen kaldırımlar, lüks binalar, ışıl ışıl vitrinler, girip çıkan yapay insanlar… Ruh yok, buz gibi buz, bu biz değiliz..
Tahta iskemlelerimizde oturan yaşlılarımız, onlara dede, nene diye hatırını soran çocuklarımız yok oldu. Ben kapılarında ’ vale ’ lerin, ’ bady ’ lerin beklediği yerlerden hep korkmuş çekinmişimdir. Kapısını çarparak örtüyor diye çocuğuna kızıp, taksidini bitiremediği arabanın anahtarını, hiç tanımadığı birine vermek ters gelir bana. Benim değildir bu kültür. Ne ruhuma, ne kültürüme ne de cüzdanıma hitap eder. Nedir bunlar? Reklamlarla desteklenen beyni, ruhu ele geçirilmiş insanlar olduk.

Birbirimize yabancı, yalnızlıklarımızla yaşar olduk. İyi de neden böyle olduk ? Biz mi istemiştik? Yoksa birileri mi böyle istedi?.. “Her toplum hakettiği gibi yönetilir” derler ya, hakettiği gibi de yaşar diyelim mi ?

 Bizim çocukluğumuzda annelerimiz çalışmazdı. Okuldan eve geldiğimde boynumdaki anahtarla kapıyı hiç açmadım. Hatta Babamın bile anahtarı yoktu. Annem evimizin bir parçası gibiydi, hep evdeydi. Her yere birlikte giderdik, zaten öyle çok da gidilecek bir yer yoktu ki…..

En büyük eğlencemiz sokaklarda oynamaktı. Sokakta oynamak diye bir kavram vardı yani. Cafelerde, alış veriş merkezlerinde buluşmazdık. Okula arkadaşlarımızla gider, birlikte çıkar, oynaya, zıplaya yürüyerek gelirdik.

Servis falan yoktu. Ayakkabılarımız eskirdi. Hatta öyle olurdu ki; çantalarımızı kaldırımlara koyar oyuna bile dalardık. Annelerimiz bu durumu bildiklerinden kardeşlerimizle bizlere ekmek arası bir şeyler hazırlar gönderirdi. Mahallemizdeki teyzeler Annemiz gibiydi. Susayınca girer evlerine su içerdik. Ya da pencereden bize bir sürahi bir bardak uzatırlar, hepimiz aynı bardaktan kana kana içerdik. Kısacacı evine gidip gelen elinde mutlaka yiyecekle dönerdi. Anneleri o arada çocuğuna verdiği şeyden bizlere de gönderirdi. Bu bazen bir kurabiye, bazen bir meyve olurdu.

Cebimizde harçlığımız olduğunda düşmesin diye çıkarır çantamızın üstüne koyar oyun bitince geri alırdık. Çok garip ama kimse almazdı. Sokaklarımız evimiz kadar güvenli idi. Düşünce kaldırırlar, kavga edince barıştırırlardı bizi… Polisler gelmezdi kavgalarımıza, zabıtlar tutulmazdı. Sonra kavgalarımız da öyle ustura, falçata ile olmaz, onlar nedir bilmezdik bile, asla kanla falan da bitmezdi, en fazla saçlarımızdan çeker, hayvan adları sayar, tekme atar, yine oyuna dalardık.

Birbirimizin suyundan içer, elmasına diş atardık. Misket oynamaktan parmaklarımız kanar yine de mikrop kapmazdık. Azar işitip, acillere taşınmazdık. Düşerdik ekmek çiğner basarlardı alnımıza, oyuna devam ederdik. Röntgenlere, ultrasonlara girmezdik. Ben bizim çocukluğumuzu çok özledim. Sokaklarımız ruhsuzlaştı sanki. Komşumu tanımıyorum ama evinin camında, temizliğe gelen kadını haftada bir görür kolay gelsin der konuşurum. Onun dışında orada kim oturur hiç bilmem. Evimizi kendimiz temizlerdik, kapı silmece ; bilmem kaç kuruş hepimizin elinde bezler güle oynaya bitirirdik işleri. Evlerimiz var, içinde yaşayan yok. Parklarımız var, içinde oynayan çocuk yok. Ama her yıl sökülüp yenilenen kaldırımlar, lüks binalar, ışıl ışıl vitrinler, girip çıkan yapay insanlar… Ruh yok, buz gibi buz, bu biz değiliz..

Tahta iskemlelerimizde oturan yaşlılarımız, onlara dede, nene diye hatırını soran çocuklarımız yok oldu. Ben kapılarında ’ vale ’ lerin, ’ bady ’ lerin beklediği yerlerden hep korkmuş çekinmişimdir. Kapısını çarparak örtüyor diye çocuğuna kızıp, taksidini bitiremediği arabanın anahtarını, hiç tanımadığı birine vermek ters gelir bana. Benim değildir bu kültür. Ne ruhuma, ne kültürüme ne de cüzdanıma hitap eder. Nedir bunlar? Reklamlarla desteklenen beyni, ruhu ele geçirilmiş insanlar olduk.

Birbirimize yabancı, yalnızlıklarımızla yaşar olduk. İyi de neden böyle olduk ? Biz mi istemiştik? Yoksa birileri mi böyle istedi?.. “Her toplum hakettiği gibi yönetilir” derler ya, hakettiği gibi de yaşar diyelim mi ?

May 24

http://fizy.com/#s/16vblc

Ellerimin arasından kayıp gidiyor hayat…

Kendimi avutmak için bulduğum her şey bir süre sonra anlamsız geliyor. Bir şeyler biterken yanı başında neyle avunabilir ki insan… Kendimce oyunlar buluyor, sıkılıyorum bir süre sonra, kitaplar hiçbir şey anlatmıyor ya da kendimi dinlemek canımı sıkmaktan başka bir şeye yaramıyor. 

Sense bir yerlerde kendine duvarlar örüyorsun. Biliyorum ki ne kadar ararsam arayayım yanına gelebileceğim bir kapı bulamayacağım… Kendine duvarlar örüyor ve bizi dışarıda bırakıyorsun.


Olsun diyorum, ördüğün duvarları maviye boyuyorum, çiçekler ekiyorum dibine, büyümüyorlar… Mavilerim soluyor, sen susuyorsun… Ben ölüyorum… 

Kendime yalanlar uyduruyorum kendim bile inanmıyorum. Oyunlar buluyorum sıkılıyorum. Durmaksızın bir şeyler bitiyor içimde… 

Sana sorduğum soruların hiçbir cevabı yok aslında duymayı beklediğim… Sadece sesini özlediğimden… 

Ellerimin arasından kayıp gidiyorum. Kendim bile tutamıyorum kendimi… Ama olsun ben sana elimi uzatıyorumm. Kurtar diye değil… Sadece dokunmayı özlediğimden sana… 

Senden başka bir nedenim yok.

Senden başka bir istediğim yok.

Senden başka hiçbir şeyim yok.

Seni seviyorum.

Duy diye değil…

Sadece kendime hatırlatmak için söylüyorum.

TRT tadında takipçilere sahibim. Tşkl.

May 19

May 16

Dizi önerir misiniz?

Big Time Rush, The Walking Dead,The Secret Circle, Teen Wolf, Gossip Girl, Game of Thrones, How i Met Your Mother, Dexter. CSI:NY, House, Family Guy haricinde.

May 14

Yok pes oynamayı bilen kız, yok trip atmayan kız,bu mu hayalindeki sevgili? Haftasonu da halı sahaya gelsin bari, defansa koyarsın.

May 13

http://fizy.com/#s/2fsujl

Ne hissettiğimi bilmiyorum. Bazen onu çok seviyorum her şeyden çok. Hatta bazen benim olmayacağını bile bile ondan vazgeçmeyi istemiyorum. Onu unutmayı istemiyorum. ‘Onu unut’ diyorlar. Ama bilmiyorlar ki unutmayı isteyen kim? Bazense nefret ediyorum. Karşısına çıkıp ona küfürler etmeyi hatta öldürmeyi istiyorum. Öyle kuvvetleniyor ki onu yok etme isteği kendime zor karşı koyuyorum. Sevmiyorum onu diyorum bazen de. Sevmiyorum yani. Dediğim gibi ne hissettiğimi bilmiyorum.Bazen düşünüyorum da belki de ben sadece ihtiyaç duyduğum o hayalleri;bir bedene yerleştirerek somutlaştırmak istemişimdir. Sarılmak mesela her şeyi doya doya yaşamak,gülmek,koşmak,yemek yemekher şeyi birlikte yapmak. Sonra zamanla tüm bunların sende olduğunu düşünüp seninle olmayı istemişimdir.Hayalim sen olmuşsundur.Ve öylesine alışmışımdır öylesine inandırmışımdır ki kendimi bu istediklerimin sende olduğuna;vazgeçememişimdir senden. Şimdi düşünüyorum da sahiden ben gerçekten ne istiyorum? Kalbimi dinlemek imkansızlıkların ardında saklanıyor. Başıma ağrılar giriyor;çünkü mutlu değilim.Mutsuzluğun zirvesindeyim.Ve en kötüsü de ne biliyor musun?

Yalnızlık.

May 09

“Anne ve babanız, siz doğmadan önce, şimdi oldukları kadar sıkıcı değillerdi. Sizin faturalarınızı ödeyerek, sizi etrafta gezdirerek, eğitiminiz için para biriktirerek, odanızı temizleyerek ve sizin onlara ne kadar idealist olduğunuzu anlatmanızı dinleyerek böyle oldular.” — Charles J. Sykes

May 07

Cinsel organlarınız, düşünce sisteminize ya da karar almanıza araç ya da engel değildir.